karanlık

“the man looks at the abyss but does not feel uncomfortable because the deepest abyss is shallow compared to what lurks in the hearts of men”

anlık heyecanlar artık beni heyecanlandırmıyor. sanatsal üretim sürecine girmek de istemiyorum, bin bir emekle bir şeyler üretip sunmak ve aslında kimsenin bunu pek de umursamaması, en uğraştığın işin belki sadece 100 kez dinlenmesi veya başka bir işin her gün 100 kez dinlenmesi, sevilmesi, kaydedilmesi, övülmesi; fakat ikisinde de tatmin olmamak. bu beni yaptığım her şeyden uzaklaştırıyor. sanat ister istemez tanınmak ve sevilmek istiyor, lakin tanınıp sevilsem dahi bu bana yetmiyor. konser verdiğimde beni hayranlıkla izleyen videolarımı çeken bir sürü insan; hepsi, boş. sanatsal üretim de boş.

bilmiyorum bu anlam ve amaç yoksunluğumla ne yapacağım. evet iyileşmedeyim, tertemizim, kendimi daha çok tanıdım, tanrıyı daha çok tanıdım. ama aslında içimde hissettiğim o derin ve anlamsız boşluk hala öylesine büyük ki. 15 yıl önce gencecik sıfır kilometre çağımda var olanla; aynı şekilde, aynı yerde, aynı anlamsız, amaçsız ve boş şekilde duruyor.

kendime anlam üretmeye çalışmaktan da, amaç bulmaya çalışmaktan da bıktım. “şu olayım, bu olayım” dediğim herhangi bir şeyde, o şey olduktan sonra bu boşluk azalmadı: müzisyen oldum, mühendis oldum, maceracı kampçı gezgin oldum, zengin oldum. geçmedi. sevdiğim kadını buldum, sevdiğim arabayı aldım, sevdiğim işi yaptım geçmedi. geçmeyecek. içi boş bir meyve posası gibi, bir şeyler olmaya, edinmeye; bir şeylere inanmaya, adanmaya çalışıp kendime anlamsız anlamları anlamlandırmayı deneye deneye böyle geçireceğim ömrümü.

hiç kimseyi pek de sevmiyorum. daha doğrusu sevemiyorum, bu benim suçum değil, beceriksizim bu konuda. veya hiçbir şeye tutkuyla tam olarak bağlanamıyorum. hevesim kaçıyor, içim kaçıyor, ben kaçıyorum. değerler üretiyorum ama hepsi kurgusal. ilkelere tutunuyorum, insanların sadece adını bildiği ama uygulamadığı; dürüstlük gibi, tamamen kurgusal. kurgusal bir karakter gibiyim ben. kimse izlemediği için bir gün yayından kaldırılacak bir dizi. kimse dinlemediği için 10 yıl sonra adı bile unutulacak bir albüm. kimse seçmediği için sonunda tabladan çöpe atılacak o meyve.

birçok şeyde gayet iyi ama hiçbir şeyde “işte bu benim” diyemeyen, bu yüzden yaşadığı güzel hayatı anlamlandıramayan bir sefil. sefaleti dışsal değil içsel, bir kumbara değil ki içini doldurasın. en güneşli günde kararır ama her gece beyazlara bürünüp karanlığa üzülür. içimdeki karanlığı bir tek ben biliyorum. öyle derin bir karanlık ki gecenin karanlığı yanında nurlu kalır. zifiri bir uçurumu ne doldurur bilmem. artık aramıyorum: wubba lubba dub dub!

şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde