gerçek, tahammül edilemeyecek kadar uzak bana
bir rüya fısıldanır, ona tutulur ruhum
zihnimde bir heyula; kör, sağır, ama burada
dünya dedikleri bu acı kumpasa ısınamadım
yalnızca sustum, sustuğumu da yalan söyledim
hiç kimse, zihnimdeki parıltı kadar pürüzsüz değildi
hiç kimse o kadar acımasız ve sevecen
dehşetli, evet; ama heyecanlı da
sandım ki olur, üsteledim
bastıkça kırıldım
benimsedikçe uzaklaştı
yalan: o değil, ben uzaklaştım
denizlerde bir fısıltıydım rüyalarımın ardından
geceleyin küllükten düşen bıkkın sigaram ağladı
sapı kırık gitarım, yorgun klavyem ağladı
her tınım bir feryat,
duysunlar diye söyledim milyonlara
duyulmadı
yalnız tanrıyla dertleştiğim gecelerde
mum ışığındaki nazlı salıntı duyar içimdekini
şikayetim yok, elinden geleni yaptı bilirim
ben yıktım her şeyi, şımarık bir çocuk gibi
bıktım artık:
duyulmayan şarkılardan,
aşk sanılan saplantılarda ya da
hüzün diye kutsanan öfkelerden
kaybolmak istedim
kayboldum
ve kayıplar toplanınca bir kuytuda
sadece daha çok kayıp olunurmuş, geç anladım
yirmi yedi perçem düştüğünde alnıma
tanrıyla el ele uçtuğum o gece
lazarus’un gözlerindeki buğuya karıştım
bir hastane ışığında geri çevrildi yolum
sorulmadı, anlatamadım
belki rabbim duyar dedim:
duydu zaten, hep duydu
ama yine de:
duysun da…
ve yine her gece buluşuruz,
gecenin loş ışığından sağ çıkan karaltıda
duam o ki:
çıkar beni kendimden, buralar çok kurak
nasibimi yağdır toprağıma, serinlik bulayım
çöl azabımı dindir,
başkası olmak serabından kurtulayım
dineyim
durulayım
durayım